Obama neden hep Türkiye konuşuyor?
Bir konferans için gittiğim İstanbul’da elime ülkenin en eski İngilizce yayın organı Hürriyet Daily’nin bir nüshasını aldım. Gazetede Obama ile ilgili bir habere rastlamayı düşünüyordum, yoktu. Ama bir yerlerde Türkiye’yi konuşuyordu.
“Türkiye hayati önemde bir müttefiktir ve Avrupa’nın önemli bir parçasıdır. AB bir süre daha Türkiye’yi kapıda üyelik için oyalarsa, bu ülkenin Batılı olmayan ittifaklarla sahneye çıkacağından emin olmalıdır.” diyordu.
Ne yazık ki resmi başvuru 1997’de yapılmış olmasına rağmen, aslında Türkiye neredeyse altmış yıldır AB kapısında oyalanıyor. Hem de 1949 yılında Avrupa Konseyi’nin kurucu 10 üyesinin ardından ilk üye olmasına ve OECD’nin kurucu üyesi olmasına karşın. Elbette, Obama’nın Nisan 2009’daki ziyaretinde özellikle vurguladığı gibi, kurucusu Atatürk’ün en büyük mirası olan güçlü ve laik demokrasisine rağmen.
Liste bu şekilde uzayıp gider, ama görülüyor ki, Türkiye’nin AB kualifikasyonları güçlü. O halde AB’nin isteksizliği nereden kaynaklanıyor? Kabul, AB üyeliği talep eden her Ülkenin kendisini uyarlamak zorunda olduğu AB müktesebatının 35 bölümü var. Ama bunların çoğu ekonomik ya da teknik konular.
Yoksa, bu ayak sürümenin ardında politik ve ideolojik nedenler mi var? Şurası açık ki, Türkiye bir Avrupa Ülkesi ve demokrasi ile yönetiliyor, ama aynı zamanda Avrasyalı bir kimliği var ve ezici çoğunluğu Müslüman.
Burkayı yasaklayan Fransa’nın Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Türkiye’nin AB üyeliğine en şiddetli muhalefeti sergilemesi bir tesadüf müdür? Bu kasveti, 6% ile ülkedeki en büyük azınlığı oluşturan kalabalık İslam topluluğunun varlığına bağlamak mümkün.
Ama, pek de ‘hoş geldin’ yanlısı olmayan tavırlarının nedenleri ne olursa olsun, Fransa, Almanya, Avusturya ve bu üyeliğe karşı çıkan diğer AB Ülkeleri bir kez daha durup düşünmeliler. Uyanmalı ve İslam ile Batı arasında yükselen tansiyonu tekrar gözden geçirip, aslında Türkiye’nin onlara gereksiniminden daha çok onların Türkiye’nin yardımına gerek duyabilecekleri gerçeğini dikkate almalılar.
Türkiye geleneksel olarak yüzü Batı’ya dönük bir dış politika izledi, ama Gazze baskını ile kopan bağlar ve AB’nin snobluğu onu farklı bir kampa zorluyor.
Şurası muhakkak ki, bu Ülke daima çoklu ittifaklar edindi ve İslam Dünyası’nda epeyce opsiyonu elinde tuttu. Bu nedenledir ki, Başbakan ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan kısa zaman önce Ürdün, Suriye ve Lübnan ile serbest ticaret anlaşması imzaladı ve ABD sponsorluğundaki İran kararına hayır oyu verdi.
Erdoğan’ın muhafazakar İslam’ını ve otoriter hitabetini desteklemem söz konusu olmasa da, şuna kefilim; Türkiye özgün bir ülke ve gerçekten de, bir ayağı Batı’da ise, diğeri Doğu’da, hem Laik hem Müslüman. Şimdilerde, Dünyanın yükselen bir ekonomi devi olarak Avrupa ile Asya arasındaki stratejik pozisyonun hakkını veriyor.
Bu stratejik pozisyon, bir zamanlar 1000 yıllık Doğu Roma Bizans İmparatorluğunu, ardından Viyana kapılarından Pers Körfezine kadar genişleyen Osmanlı İmparatorluğunu desteklemiş olan ana avantajdır.
Uzun zaman önce bir Türkiye ziyareti için Jakarta’dan ayrılırken, Endonezya ve Türkiye arasındaki paralellikler nedeniyle çok heyecanlı idim. Tıpkı Endonezya gibi Türkiye de Müslüman idi, laikti, çok kültürlü idi ve kültürel ve politik kavşakların üzerindeydi. Tıpkı Endonezya gibi Türkiye’nin çoğulcu demokrasisi de kendi içsel tehditlerine sahipti; darbeci gelenek ve ayrılıkçılar.
Ama, Türkiye çağlar boyunca bir büyük Dünya gücü idi ve Endonezya’dan farklı olarak, Batı tarafından asla sömürgeleştirilemedi. Bunun nedenlerini İstanbul’da tanıştığım insanların karakterlerinden çözmek mümkündü.
Onlar çok dostane idiler. Yılışıklığa varmayan bir misafirperverlikleri, itici olmayan bir ikram tarzları, küstahlığa varmayan bir gururları, haşinliğe varmayan bir rasyonaliteleri vardı. Birçok ülkeyi gezdim ve muhtemelen şanslıydım, ama bana öyle geliyor ki Türkler haklı olarak hepsinin bir adım önünde yer aldılar.
Mesela camiler açısından bakalım. Endonezya kendisini ılımlı bir İslam toplumu olarak ifade etse de, yabancı ziyaretçilere asla müsamaha etmeyen birçok cami biliyorum. Örneğin Aceh’teki Baiturrahman Büyük Camii’ni gezmek isteyen ve çoğu arkadaşım olan yabancılar, cemaat tarafından ‘kafir’ haykırışları arasında kovuldular.
İstanbul’da önde gelen camileri gezdim- SultanAhmet, Yeni Cami, Süleymaniye Camii ve hepsinde sadece Müslümanlara değil, farklı dinden olanlara da müthiş bir konukseverlik vardı. Kalabalık ibadet gruplarına ve çok sayıda yabancı ziyaretçiye rağmen, havada olağanüstü bir hoşgörü ve hüsnü kabul teneffüs ediliyordu.
Bu nedenle, Endonezya, Türkiye’nin Obama’dan ve Dünyanın geri kalan bölümünden gördüğü saygıyı aynen görmek istiyorsa, bir değişime gitmeli.
Ülkelerimiz arasında birçok ortak özellik var. Ama, Obama’nın ilk ziyaret ettiği Ülkelerden birisi Türkiye ve orada önemli bir konuşma yaptı. Endonezya ziyaretini ise iki kez iptal etti. Bu yüzden orası Türkiye, biz ise hindiyiz. |