Almanya’da Yeşiller
Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir…
İsveç’te Sosyal
Demokrat Parti Genel Sekreteri İbrahim Baylan…
Hollanda Adalet
Bakanlığı
Müsteşarı Nebahat Albayrak…
Biraz daha eskilerde,
Brezilya Merkez Bankası Başkanı İbrahim Eriş…
Demek ki oluyor. Demek
ki bu Ülkeler, siyaseti farklı kültürlerden beslemenin toplumsal
dinamizmi tetiklediğini çözmüşler.
Artık Türkiye’nin
de bu olgunluğu gösterecek aşamaya geldiğini anlattığım birkaç
dostum, hemen soğuk savaş zamanlarının klişesi ile cevapladı düşüncemi;
“ Ülkeler arasında
mütekabiliyet esası vardır”
Yani, Türkiye’de
bir Rus’un milletvekili seçilebilmesi için, Rusya’da da bir Türk
kökenlinin milletvekili seçiliyor olması şart.
Onlar bir Türk’ün
zekasından, yaratıcılığından, farklı bakış açısından
yararlanacak olgunluğa erişememiş ise, aynı hatayı
biz neden tekrarlayalım?
Neden?
Mütekabiliyet…
Sizin soğuk savaş
dönemlerine ait jargonunuzu sevsinler.
Sonsuz ve sınırsız
bir tehdit algısından beslenen, tepeden inmeci toplum mühendisliğinin,
ilkokuldan başlayarak beyinlerimize enjekte ettiği malum klişe;
“ Bütün Dünya
Türklere düşman!”
Rekabetten öcü
gibi korkan, korumacı duvarların ardında semirmiş İstanbul
Oligarşisi ile gücünü statükodan alan Ankara bürokrasisinin siyaset
sahnesinin önüne çektiği ağır, koyu, karanlık perde…
Mütekabiliyet.
Böylesine ulusal onur
düşkünü iseniz, şirketlerinizde pırıl pırıl Avrupa’lı,
Uzak Doğu’lu, Amerika’lı beyinlerin ne işi var?
Ya da, Coca Cola’nın
başında Muhtar Kent ne arıyor?
Coca Cola’nın Muhtar
Kent’i zirvesine yerleştirme kararının Türkçesi şudur;
“ Sayın Kent, Coca
Cola’nın profesyonelleri içinde, bu küresel şirketi daha yukarıya
çekecek, marka değerimizi koruyacak, başarılarımızı sürdürecek
en güçlü isim sizsiniz. Buyurun, bizi yönetin”
İsveç Sosyal Demokrat
Partisi’nin, İbrahim Baylan tercihinin meali de budur.
Yarın, SDP seçimleri
kazandığında, Mardin doğumlu İbrahim Baylan’ın, İsveç’i
bir İsveç doğumludan daha doğru ve başarılı bir biçimde yöneteceğine
olan güvenlerinin bir ifadesidir bu tercih.
Tıpkı, Avrupa
Parlamentosu’nun,
Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu’na, hiçbir komplekse
kapılmadan Başkanlık koltuğunu teslim etmesi gibi…
Bu, Türkiye için
bir fırsat olmanın ötesinde, Türkiye’yi vatan bellemiş binlerce
insanın temsil hakkına saygının gereğidir de…
Zihinlerimizde, bu
insanları konuk statüsünden çıkarıp hemşeriliğe terfi ettirmenin
zamanı gelmedi mi sizce?
Aynı havayı
solumak… Aynı suyu içmek… Aynı sokakları arşınlamak…
Aynı gökyüzü altında kederi, neşeyi, coşkuyu paylaşmak… Aynı
Kentin mezarlığında toprağa verilmek… Ulusal takımlarımızın
karşılaşmalarında omuz omuza tezahürat yapmak… Sokaklarda, her
kökenden gençlerin cıvıl cıvıl kaynaşması…
Başka ne gerekiyor
bu insanların kendilerini Türkiye’ li olarak tanımlamaları
için? İradeleri dışında dünyaya geldikleri toprak parçasından
sıkılmışlar.
Ömürlerinin bakiyesini,
kendilerini en mutlu hissettikleri yerde tüketmek için gelmişler,
ev almışlar, yerleşmişler…
Çocukları Türkiye’de
eğitim görüyor. Çoğu aile, bu çocukları bizden fazla Türkiye’li
gibi yetiştiriyor, biliyorum.
Antalya’ya yerleşen
ailelerin büyük bir kısmı geldikleri ülkede başarılı
olmuş, yatırımlar yapmış, Devlet kademelerinde görev almış insanlardan
oluşuyor.
Eğitimliler…
Sevecenler…
Yaratıcılar…
Disiplinliler…
Dünyayı kavramışlar…
Bilimi, teknolojiyi, küresel siyaseti izliyorlar…
En son hak edecekleri
konum, deniz kenarındaki evlerinde, entelektüel birikimleri, deneyimleri
ile yaşamdan ve toplumdan kopuk, dışlanmış bir emekliliktir.
Ne onlar bu konumu
içtenlikle ve uysal bir teslimiyet ile onaylıyorlar, ne de Türkiye’nin
bu değerleri ıskalama lüksü vardır.
Onlardan böyle bir
talep gelmedi bu güne kadar.
Nasıl gelsin ki?
Günlük konuşma
dilimizden
‘gavur’ sözcüğü silineli şunun şurasında kaç
yıl geçti? Böyle bir iklimde hangi Avrupa’lı, Uzakdoğu’lu,
Amerika’lı çınar açılır, ortaya çıkar ve söz ve temsil
hakkı talep edebilir?
Siyaseti ahbap çavuş
örgütlenmelerinin nemalanma tarlası olmaktan çıkarmak istiyor isek,
bunu gündeme almalıyız.
Bir düşünün;
Dünya’nın en büyük
turizm fuarı olan ITB’de Türkiye’yi temsil eden Bakan Richard
White, Helmut Schon ya da Vladimir Ulyanov.
AB Üyelik görüşmelerini
sürdüren Bakan bir Hollanda kökenli…
IMF’ye, Türkiye
ekonomisine duyulan güvenin bir ifadesi olarak, rest çeken Amerikan
kökenli Bakan.
Onlar Türkiye’yi
bir Türk gibi temsil edemez mi?
Hadi canım sizde…
Yani, onlar hormonlu
sebzeleri kendi halkına kakalamaz, sahte alkol ile kendi halkını
zehirlemez, 6 şiddetinde bir depremde, çürük çarık binaları kendi
insanlarına mezar etmez, bankalarını hortumlamaz, bir kentin yüzlerce
beldesini abuk sabuk renklerle, çağdışı kaldırımlarla rezil etmez
mi, demek istediniz?
Türlü imar dalavereleri
ve rüşvet ile köşeleri dönmez mi onlar?
Bakın bu doğru.
Bunları yapmayı
bilmezler.
Ama, Türkiye’yi
küresel platformlarda en iyi biçimde temsil edebilirler. Ülke’nin,
Dünya ile rekabet edebileceği projelere, inovasyonlara imza atabilirler.
Türkiye edebiyatı,
sineması, sporu, kültürü zenginleşir.
Siyah ve beyaza mahkum
yaşamış bir Ülkeyi, evrenin bütün renklerinin dans ettiği bir
gökkuşağına dönüştürebilirler… |