Birinci haber, New York Times'ın yazarı Alex Wright'dan:
Sosyal paylaşım sitelerinin son yıllardaki yükselişi müze yönetimine farklı bir bakış açısı getirdi. Artık müzeleri sadece küratörler (müze ve sergi düzenleyici) değil, internet kullanıcıları da şekillendiriyor.
Varşova'da 2012 de açılması planlanan Polonya Yahudileri Tarihi Müzesinin temeli yeni atılmasına rağmen şimdiden dünya genelinde 8000 'den fazla internet kullanıcısı müzenin koleksiyonunu toparlamak için seferber oldu.
Bu yeni Varşova müzesinin sanal "Shteti" isimli projesine katılanlar 2.Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında Yahudi nüfusu barındıran 1300 kasabada 30.000 den fazla fotoğraf, video ve ses kayıtları koleksiyonunu toparlamak için işe koyuldular.
İkinci haber:
Washington'da Smithsonian Amerikan sanal müzesi geçenlerde Smithsonian Commons isimli iddialı bir girişim başlattı.
Bu girişimin amacı yeni yazılımlar ve lisans anlaşmaları sayesinde ziyaretçilerin birçok eseri internetten indirmelerine, kopmamalarına ve değiştirmelerine imkân tanımak.
Smithsonian'un yeni Medya Direktörü M.Edson'un girişimi, kurumun misyonunu otoriter merkezli yayın platformundan daha paylaşımcı ve yaratıcı sisteme dönüştürmek olduğunu söylüyor.
Şimdi klasik "el âlem gider aya biz hala yaya" muhabbeti yapmak istemiyorum ama size geçen ay, bir haftalık gördüklerimi paylaşmak isterim:
İşim gereği Bodrum, Marmaris ve Kuşadası'nda Mart ayı ve gördüğüm manzara: Sanki terk edilmiş şehirler; otellerin, dükkânların ve yiyecek/içecek mekânlarının çoğu kapalı.
.
Bu kasabalarımıza Mart'tan sonra turist geliyor. Ekim Mart arası tam 6 ay nerdeyse tüm oteller ve diğer yerler kapalı. Yarım sene boşa verilen kiralar ve maaşlar yüzünden birçok işyeri keseden yiyor. Dolayısıyla kısır döngü; tasarruf etmek için kış aylarında faal değiller. Bu da bu dönemde gelen turistlerin geldiğine pişman ettiriyor.
Hâlbuki bu harikulade kasabalarımızın yakınlarında Efes, Milet ve Afrodisias gibi dünyada benzeri bile olmayan yerler var.
Bu çok değerli antik şehirler aynı bu kasabalarımız gibi zaten Tanrının bize hediyesi. Yani bunları zaten kucağımızda bulmuşuz. Tek yaptığımız bekçi, gişe memuru kadrosu ve tuvalet.
Yazımın başında da söylediğim gibi Polonya'da temeli yeni atılmış müze daha şimdiden tanıtım ve pazarlamasını yapıp dünyaya hatta İslam dünyasına bile sesini duyuruyor. Düşünün 2 sene sonra müze açıldığında tanıtımda ne seviyeye gelirler.
Ya biz ne yapıyoruz? Truva filmi oynayıp da Truva tekrar gündeme gelip turistler kapıyı zorlayıncaya kadar Truva müzesini kapalı tutuyoruz.(Büyük bir ihtimal tasarruf önlemidir.)
Ne yapmalıyız peki?
--Artık müze, antik şehirler vbg.konularda ülkemize ilgi duyan turistlerin dünyasına ve algılamalarına göre yapılanmalıyız ve tanıtım/pazarlama yapmalıyız.
---Çağdaş ve her gün kendini yenileyen iletişim/tanıtım olanaklarından faydalanmalıyız. Mesela zaten 10 milyonun geldiği Antalya'da Müzelerimizin tanıtım gösterileri için ortamlar yaratabiliriz. Örneğin otellerde ve otobüslerde bir günlük tur sırasında Efes’i, Truva’yı çok ustaca yapılmış kısa tanıtım filmlerini kendi lisanlarında gösterebiliriz Bunun tersini de. Ege bölgesinde ve İstanbul'da yapabiliriz.
---Yeni ve yaratıcı fikirlere ve son iletişim olanaklarına göre ortamlar ve uygulamalar yapmalıyız.
---Ve en son olarak hırsızlığa karşı daha ciddi önlemler almalıyız. Zira bu gidişle müzelerde gösterecek bir şey kalmayabilir.
Sevgi ve sağlıkla kalın,
Oktay |